Üzümünü Ye Bağını Sor!

Bağbozumunun hepimizin gündeminde olduğu bu aylarda Serra Gürçay rotayı Trakya’ya değil Ege’ye kırıp Manisa’da birbirine yakın üç bağda olgunlaşmış üzümlerin tadına bakıyor, nefis manzaralı bağ-evlerinde uykuya dalıyor.   

Bazılarına ütopik gelebilir ama Ege’de “Bağ yolu turizmi” hayallerim devam ediyor. Kilometrelere yayılan ve farklı bağlarda konaklayıp değişik üzümleri tadabileceğim yemyeşil köy yolları düşlüyorum. Sonbaharın ilk günlerinde özel makasımı valizime attım ve sabahın erken ışıklarında üzüm salkımlarını narin bir şekilde kesip küfelere doldurmak üzere yollara düşüyorum. Bu sefer rotayı Türkiye’nin en fazla üzüm üreten bölgesi Manisa’ya çevirdim.

Turizmde çeşitlilik arayışı sürüyor; özellikle gastronomi ve yerel lezzetleri keşfetmenin başlıca yolculuk nedeni olduğu günlerdeyiz. Artık çoğumuz, dalından koparıp yediğimiz meyvenin tadını ayırt edebilir hale geldik. “Ne yersen o’sun” söylemleri ve organik ürünler arttıkça merakımız da pekişiyor. Özellikle Akdeniz ülkelerinde yükselen bir değer olan agro-turizm modeli, bizim coğrafyamız için de çok uygun.

Bu anlamda gelişmeler yaşamıyor değiliz: “Trakya’da Bağ Rotası” isimli bir oluşum, Urla’da birkaç üreticinin bir araya gelip etkinlikler düzenlemesi umut verici yenilikler. Agro-turizm denince ilk akla gelen üzüm bağında şarap tadımı ise yeni alkol yasası ve tanıtım yasağı çerçevesinde artık mümkün değil. Alkollü içeceklere getirilen yüksek vergilendirmeyi de göz önüne alırsak -özellikle küçük üreticiler için -iklimin eskisi kadar elverişli olduğu söylenemez. Yine de üreticiler tutkularından bir şey kaybetmiyor. Ege güneşinde iyice kızarmış ve toplanmayı bekleyen üzüm tanelerinin cazibesine kim karşı koyabilir ki?

Üzümün Yolculuğu

Unutmamak gerekir ki üzümcülük ve buna bağlı olarak şarapçılık bizim toprakların DNA’sına kazınmış. Şarapçılık ilk olarak Gürcistan, Türkiye ve İsrail sınırları içindeki topraklarda keşfedilmiş ve zamanında son derece kaliteli şaraplar buradan tüm dünyaya yayılmış. Günümüzde hemen bütün coğrafyalarda iyi sonuç veren Cabernet Sauvignon, Merlot, Shiraz gibi “asil” üzümlerle Türkiye’nin tanışması 1870’li yıllara uzanıyor.

O tarihlerde Avrupa bağlarını kasıp kavuran floksera (asmabiti) fırtınasından kurtarılan asma kütükleri, rahipler ve bazı Avrupalılar tarafından Erenköy, Bakırköy ve İzmir Bornova’da bağlara dikilerek kurtarılmış. Böylece, yüzlerce yıllık bilgi birikiminin yok olması önlenmiş. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ziraat Vekaleti tarafından, tam 21 yabancı üzüm çeşidinin Trakya toprağına uyum çalışmaları da biliniyor. Ancak daha sonra göçler, hastalıklar ve başka nedenlerle birçok bağın yerini tütün tarlaları almış ve Türkiye’de şarapçılık bir çeşit hafıza kaybına uğramış. Sonra Tekel dönemine girilmiş. Esas atılım milenyum ile başlıyor. Şato tarzı küçük üreticilerin piyasaya girmesi ile Türk bağcılık ve şarapçılık sektöründe şövalyece girişimlere tanık oluyoruz. 2015’te bu girişimlerin meyvelerini hala toplamaya devam ediyoruz.

Conde Nast Traveller Türkiye Ekim 2015 sayısında yayınlandı. Yazar: Serra Gürçay Fotoğraflar: Erbil Balta