Büyükada’da Neler Oluyor?

Eşsiz mimarisi, köklü kültürü ve bozulmamış doğasına rağmen senelerdir fayton turları ile sınırlı bir turizm anlayışına maruz kalmış Büyükada’yı mercek altına alan Serra Gürçay, sahile vuran yeni dalganın getirdiklerine bakıyor.

 “Uzun zamandır kuru kalabalıktan ve niteliksiz turizm anlayışından şikayetçiyiz” diyor vapurda yanımda oturan ikinci nesil bir adalı. “Öyle ki, bazen günü birlik turistler bahçeme girip piknik yapmaya bile yelteniyor” diyerek anlatmaya devam ediyor. Geçmişte ada özellikle gayrimüslim İstanbulluların yazlarını geçirdiği, çoğunluk olma hissini tattığı çok kültürlü bir mozaikmiş. O tayyörlü Madamlar bu dünyadan ellerini eteklerini çektikten sonra, genç nesiller meydanı boş bırakıp kısa bir hafta sonu kaçamağı ile hatıralarını canlı tutmaya çalışmışlar. O görkemli köşklerin çoğu sahiplerini bekleyerek yıllara meydan okumuş. Bazıları terk edilmişlikleri ile güzel, bazıları ise- Lucien Arkas’ın satın alıp restore ettirdiği Con Paşa Avramidis köşkü gibi-zekice yenilenerek anıtsal kimliklerini sağlamlaştırmış. Bu sonbahar 16. İstanbul Bienal’inin adaya sıçraması sayesinde köşkler de üzerlerindeki tozları silkeledi ve tekrar spot altında olmanın keyfini çıkarmaya başladılar. Adalılar, kasım başına kadar sürecek olan sanat çıkarmasının turizme çeşitlilik getireceğinden umutlu. Ben de bu vesileyle sanatseverlerin arasına karışıyor ve onlarla birlikte adayı keşfe çıkıyorum.

Ada Geleneği

Vapurdan iner inmez soluğu merkezdeki Büyükada Pastanesi’nde aldım. Seyahatlerimde genellikle ilk durağım yerlilerin toplandığı daha geleneksel yerler oluyor. Bu tür noktalarda edilen sohbetler, en sağlam kılavuzları bile bazen yalancı çıkarır. Burası çarşı içinde küçücük bir fırın ama sabahın köründe önündeki sırayı görünce doğru yerde olduğumu anlıyorum. Özellikle üzeri şekerli kremalı kesme börek, sakızlı kurabiye, sıcacık patlıcanlı poğaça ve anneanne sıcaklığındaki servis içimi ısıtıyor. Pastanenin sahibi merhum Niko Mondi’nin yetiştirdiği Hüseyin Abi, ustasının geleneğini devam ettirdiğini söylüyor. Tamamen diyet ürünler de var. Ben çayımı içerken kasa önündeki sıra uzuyor da uzuyor. Kulak misafiri oluyorum… adanın sosyal tarihini yazmış Anadolu Kulübü müdavimleri tüm günü havuzda geçireceğinden çay saati için şimdiden kurabiye stoklarını yapıyor. Yediğim ılık poğaça gerçekten çok lezzetli. Çay servisi yapan Madam ise adada mutlaka uğramam gereken noktaları sayıyor. Herkesin hem fikir olduğu ilk durağım zaten biraz ileride uzaktan göz kırparak beni çağırıyor.

 

Grande Dame

Adanın sembolü haline gelmiş Fransız Riviera’sını andıran mimarisi ile Splendid Palas Hotel; Art Nouveau tarzının iyi bir örneği ve adanın görkemli geçmişine ışık tutan anıt bir bina.  Adanın burjuvasine hizmet etmek üzere 1908 senesinde inşaatı başlayan oteli Sakız adalı Kazım Paşa Osmanlı döneminin tanınmış Rum mimarlarından Kaludis Laskaris’e yaptırmış. Otelin üçüncü kuşağı torun Serra Taşkent ise Vietnam’da yaşayan mimar Luc Lejeune ile anlaşmış ve bu klasiği taze dokunuşlar ile bakıma almış. Otelin yeni imajı Fransız mimara emanet edildiğinden bu yana açık renkler ve kolonyal dokunuşlar göze çarpıyor. Kırmızıya boyanmış yangın merdiveni de ayrı bir hoşluk yaratmış. Choco White ise otele gençleri çekerek taze kan getirmiş, tatlıları ile ünlü şık bir mekan. Özellikle Adalıların buluşma noktası haline gelmiş samimi bir havası var. Sadece Belçika Çikolatası kullanılarak yapılmış profiterolünü yemek için adaya gelenler var. Ada turu yaptıktan sonra ben de kendimi mükafatlandırmaya karar veriyorum.

 

Ada Yolları

Yola çıktığımda madalyonun bir diğer yüzü ile karşılaşıyorum: Faytoncu mafyası. Eğer sinirinizi bozmak istemiyorsanız, adaya giderken spor ayakkabılarınızı giyin. Aslında toplam iki saat yürüyerek (on-iki kilometre) tüm adayı gezmek mümkün. Hem keyifli hem de sağlıklı bir seçim. Yokuşları göze alıyorsanız bisiklet kiralamak da bir başka çözüm. Çarşıda fayton sırasına girdiğimde en az yarım saat kokulu bir ortamda bekliyor, atların kötü koşullarda nasıl çalıştırıldıklarına tanık oluyor ve keyfim kaçıyor Çevrede az sayıda da olsa üç tekerlekli bisiklet veya elektrikle çalışan faytonlar var. Birkaç sene önce faytonları kaldırıp yerine elektriklileri koyma konusunda ciddi tartışmalar yaşanmıştı. Faytoncuların karşı çıkması ve belediyenin de vazgeçmesi yüzünden bu proje rafa kaldırılmıştı. Şimdi elektrikli faytonlar tekrar gündemde ve en yakın zamanda bu kanunun çıkmasını ümit ediyorum. Evet bu yeni araçların görüntüleri pek otantik değil. Belki ileride –meraklıları önüne geçip fotoğraf çektirsin diye-  bir-iki klasik faytonu numune olarak bırakırsak bu problemi de çözmüş oluruz.  

 

Kilitler Açılıyor

Sonunda tabana kuvvet yürümeye karar veriyorum. Zaten o güzelim köşklerin ve çam ağaçlarının arasında gezerken ada havası insanı başka bir dünyaya götürüyor. Bienal’in olmadığı zaman kapalı olan Mizzi Köşkü’nün önünde duruyorum. Burası astroloji ile ilgilenen Malta asıllı bir İngiliz’in eviymiş, bina 1860 tarihli ve kulesinde şahsi rasathanesi ile dikkat çekiyor. Koyu bordo renkli binanın mimarisi sıra dışı. Art-Nouveau tarzı demirden aydınlatmalar özel olarak bienal için girişe asılmış etkinlik bittikten sonra tekrar çıkarılıp muhafaza edilecek.  Köşkün içinde Glenn Ligon’un eserini inceliyorum. Bu arada evin bahçesindeki platformda oturup eski çay partilerini hayal etmek hiç de zor değil.  Ev kesinlikle ziyareti hak ediyor. Buradan Hazzopulo Köşkü’ne, Taş Mektep’e ve Anadolu Kulübü’ndeki diğer Bienal’e katılan eserleri görmeye gidiyorum. Hepsi de çok soyut olmakla birlikte oldukça etkileyici. Ne var ki, sanatçıların dokundukları konuları doğru irdeleyebilmek için iyi bir rehber ile gezmenin önemi çok büyük.

Boğaz’da Riviera

Nizam mahallesinde yürürken küçük bir tabelanın olduğu yerden Herman’ın Yeri’ ne giriyorum. Burası tepede çam ağaçlarının içine gizlenmiş, deniz manzaralı şık/rüstik tarzda bir balıkçı. Sahibi Herman, adada doğmuş ve on-sekiz yaşına kadar burada yaşamış sonra ise Atina’ya yerleşmiş. 7 sene önce Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizden etkilenerek ata topraklarına geri dönmüş. Bu eşsiz konumdaki yeri bulmuş. Bulunduğum noktadan tek bir beton görünmüyor. İstanbul’un gürültüsü ve kirliliği sanki bir ömür uzakta gibi. Herman’ın ızgara ahtapotu dillere destan. Kefalonya’dan gün aşırı getirttiği ahtapotlar büyük ve son derece lezzetli. Bunları Yunan adaları geleneğine uygun şekilde ipe asıp kurutuyor.

Yan masada bienali gezmiş bir grup ellerinde kadehler manzaranın keyfini, mezelerin lezzetini konuşuyor. Bu tarz sanatseverlerin ayağının adaya (tekrar) alışması aslında zor değil. Hengameden uzak farklı bir Büyükada yaşamak gerçekten de mümkün. Yeter ki nereye, ne zaman ve kimlerle gideceğimizi iyi bilelim.  

 Nerede Kalınır?

Splendid Palas: Adanın gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğimiz tek oteli. Gürültü istemiyorsanız arka tarafa bakan odalar daha uygun. 23 Nisan Caddesi 39; 0216 3826950. Splendidhotel.net

Nerede Yenir?

Herman’ın Yeri: Büyük Tur yolunda Nizam dolaylarındaki bu balıkçıya girer girmez manzara karşısında ağzınız açık kalıyor. Yaz-kış açık, aşağıda Eskibağ Plaj restoranın yemekleri de buradan gidiyor. Aynı zamanda Eskibağ Teras olarak biliniyor. Nizam Mahallesi Büyük Tur Yolu Halik Mevki; 0535 5212724.

Prinkipo Meyhanesi: Adanın bir diğer klasiği daha çok sahibi Fıstık Ahmet’in yeri olarak tanınıyor. Adalıların şeceresini çıkarmış Ahmet Tanrıverdi’nin ada ile ilgili yazdığı kitaplar da var. Lakabı gözlerinin renginden geliyor. Kendini İstanbul Meyhanesi olarak konumlandırıyor. Lezzet sıra dışı değil.  Sohbet ve müzik arayanların tercih ettiği mekanın bir diğer avantajı da vapur iskelesinden sola doğru beş dakikada varılıyor olması.

 Atıştır

Yunus Dondurma: Adada üç seyyar dondurma tezgahı bulunan Yunus Bey’in namı İstanbul’a kadar taşmış. Kavun ve vişneli sorbesi yaz aylarının kurtarıcısı. Gül şekli verdiği sunumu ise bir ayrı güzel.

Spitz: Splendid Palas’ın yeni nesil kahve dükkanında çok çeşitli kahve ve brewing tekniği kullanılıyor.

Büyükada Pastanesi: Günün her saati gidebilirsiniz. Recep Koç Cad. No. 16, 0216 3824303