Farklı Kültürlerin Mozaiği: Kıbrıs

Kıbrıs’ın cazibesi farklı kültürlerden güç almasında: Üzeri kalelerle bezenmiş Beşparmak Dağları, hiç bozulmamış tarihi kalıntılar, keşfedilmeyi bekleyen köyleri ile “Yavru Vatan”, algıları değiştiren sıra dışı yüzüyle karşımızda.

Basmakalıp bir gezgin olduğum söylenemez, yine de KKTC ile ilgili uzun zaman kafamda herkes gibi belli bir fikir vardı: Büyük otellerin sıralandığı plajlar, kumarhaneler ve Antalya benzeri lüks kitle turizm anlayışının hakim olduğu sıcak bir ada. Seneler önce Kıbrıslı bir arkadaşımın sarf ettiği: “Kıbrıs turizm alanında hiç hak ettiği yeri bulamadı” lafları ise hep beynimin bir köşesinde kanıtlanmak ister şekilde bekledi. Konfor alanını fazla zorlamadan farklı bir kültüre ve dünyaya açılmak isteyenlerin kolayca ulaşabileceği KKTC’nin yolunu tutmadan önce kafamda çok sayıda soru var.

Yurtdışı mı?

Şimdiye kadar Kıbrıs’ı hep çok “bizden” algıladığım için “Dış Hatlar”dan uçağa binmem gerektiğini son anda fark ediyorum. Sadece nüfus cüzdanı ile pasaport kuyruğuna girmek ve yine de Duty Free’den yararlanabilmek biraz kafa karıştırıcı. Kıbrıs’a ayak basar basmaz

trafiğin sağdan akması, tabelaların çoğunun İngilizce olması, billboard’larda muhtelif alkol reklamlarını görüp hatırlamak ve “Kıbrıs ağzı” ile karşılaşmak sürprizlerden sadece birkaçı. Otoyolda ilerlerken mimari detaylara baktığımda zamanın 70’lerde bir yerlerde durmuş olduğu hissine kapılıyorum.

Yüksek bina merakı buralara neyse ki henüz uğramamış. Taksicilerin İngilizceyi akıcı konuşması, oteldeki garsonun tek kelime Türkçe bilmemesi ve ağdalı bir Britanya aksanıyla çayımın yanında süt getirmesi günün diğer sürprizleri arasında. Hesabı beklerken elim cüzdanımda her zaman bir miktar tuttuğum EURO’ya doğru gidiyor. Son anda toparlanıyorum. Aslında içgüdülerim beni yanıltmıyor; yakın bir gelecekte KKTC’nin TL’yi bırakıp EURO’ya geçmesi için teknik çalışmalar çoktan başlamış. 

Girne My Love

Adada çok sayıda üniversite var. Özellikle servis sektöründe çalışanlar son derece güler yüzlü, eğitimli ve dil konusunda yetenekli. Kıbrıs üniversitelerinde yurtdışından gelen öğrenciler de olduğundan etrafta farklı etnik gruplardan- Pakistanlı ve Afrikalılar çoğunlukta-genç görmek mümkün. Girne adanın en hareketli

şehri. 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından inşa edilmiş Girne Kalesi iyi muhafaza edilmiş, dimdik ayakta duruyor. Kaleden yürüyerek liman bölgesine geldiğimde küçük bir St. Tropez havası hemen

yüzüme çarpıyor. Taş binalar restore edilip küçük pub ve restoranlara dönüşmüş. Girne limanı kozmopolit yapısı ile gerçek bir Doğu Akdenizli kimliği taşıyor. Özellikle kış aylarında Girne’nin içinde kalmayı tercih edenler için zevk sahibi oteller var: The Arkın Colony Hotel and Casino kolonyal tarzı, yenilenmiş odaları-ve çok şık banyoları-ile zarif bir klasik. Geçen sene açılan, 1889 yılından kalmış taş bir konak içinde hayat bulmuş Kyrenia Palace Boutique

Hotel ise tarih-antika-kitch tutkunları için son derece dikkat çekici bir seçenek. 11 odası olan otel, kalenin hemen yakınında tarihi Ağa Cafer Paşa Cami’nin bitişiğinde. Otelin avlusundaki restoranın atmosferi ise son derece vurucu; Verona’da Romeo’nun Jülyet’e serenat yaptığı balkonun bir benzeri, mum ışıkları ve romantik ortam görülmeyi hak ediyor. Restoranın uluslararası bir mutfağı var. Daha geleneksel tatları merak edenler Girne’de iki şubesi olan

Niyazi’s‘den şaşmamalı. Kebap tarzı bir ocak başı olan bu mekanda Kıbrıs’ın meşhur “Şeftali Kebabı”nın tadına bakanlar çoğunlukta. Benim sakatat ile aram olmadığı için sadece seyrediyorum. Şeftali

kebabı aslında kuzu ve dana kıyması ve baharattan yapılan bir tür et dolması. Tüm karışım hayvanın gömleğine sarılıyor ve ateşe veriliyor. Chef d’Ali’den türemiş olan ismin aslında şeftali ile bir alakası yok. Adada bu tür anlam karmaşası sık sık karşımıza çıkıyor.

Köyümüz Fransız İngiliz mi?

Girne yakınında Bellapais köyü veya yeni ismiyle Beylerbeyi köyü daha önce çoğunlukla Fransızların oturduğu bir bölgeymiş. Bellapais Manastırı gotik tarzda ve oldukça iyi korunmuş bir başyapıt. Beşparmak dağlarının eteğinde bir kayalık üzerine kurulmuş manastırın adı “Abbaye de la Paix”den (Barış Manastırı) türemiş. İlk binanın yapımı 1198 yılında başlamış. Manastırın bir kapısında Kıbrıs, Kudüs ve Lüzinyan (1198-1489 yılları arasında Kıbrıs’ı yönetmiş Fransız asıllı bir hanedan) krallıklarının armaları hâlâ asılı duruyor. Gotik mimarinin gerçekten de çok etkileyici bir örneği ile karşı karşıyayım üstelik bahçesi ve etrafı da son derece bakımlı. Manastıra bakan meydandaki manavda ünlü Kıbrıs cevizleri (şekilleri daha ince ve uzun), meyve macunları ve Kıbrıs denince ilk akla gelen hellim peyniri satılıyor.

Pansiyonlar ve kiralık evler dar sokakları süslüyor. Bu köyde ünlü İngiliz yazar Lawrence Durell’in oturup gölgesinde yazılarını yazdığı “Tembellik Ağacı” isimli asırlık dut ağacı da tüm rehber kitaplarına girmiş. Ne var ki, bugün ağacın bulunduğu kıraathane biraz hayal kırıklığı yaratıyor; sıradan ve turistik ama manastır manzarası yine de yazmak isteyenlere ilham verir. Tepeden inerken son derece bakımlı ve lüks evlerin olduğu mahallelerden geçiyorum ve adanın tarihine damga vurmuş olan İngilizlerin yaşadığı Karmi köyünün yolunu tutuyorum.

Kıbrıs’da yaklaşık 70 sene sürmüş olan Büyük Britanya hakimiyetinin üzerinden epey zaman geçmiş ama buraya yerleşmiş İngiliz aileler hâlâ var. Bu aileler azınlık psikolojisi ile belli bir bölgeye toplanmışlar. Karmi köyü işte bunlar arasında en eski, en karışmamış ve İngiliz kalanı. Edremit köyünü geçtikten sonra iyice tepeye çıktığımda ufacık bir meydana geliyorum. Limon ağaçlarının çevrelediği küçük şapelin önünde duruyorum. Beyaz badanalı hoşlanmasam da burada yemekler gerçekten kişiye özel hazırlanıyor. Şef gözümün önünde küçük porsiyonlar halinde etleri pişiriyor ve gerektiğinde masaya kadar servis ediyor. Büfeden önüme gelen ızgara ahtapotun bir fine-dining tecrübesinden farkı yok. Çoğu otel müşterisi casino’ya yönelirken ben yorgun bir şekilde konforlu yatağımın yolunu tutuyorum. Sabahtan Girne’nin Çatalköy mevkiinde yeni açılmış bir başka otelin yolunu tutacağım.

Yeni, büyük ve havalı

Kıbrıs’ın en yeni oteli aynı zamanda adanın en büyüğü. Kapılarını Ekim 2015’de açan 650 odalı Elexus Hotel Resort and Casino dev bir kongre salonuna ve kendi sahnesinde ağırladığı gösterileri ile göz dolduran bir casino’ya sahip. Otelin içine girince tasarıma önem verildiği hemen göze çarpıyor. İsminin işaret ettiği “elegant and lux” gerçekten de oteli gezerken aklınıza gelen sıfatlar. Buranın bir başka özelliği de Kıbrıs’daki çoğu büyük otelin ihmal ettiği minik konuklara ehemmiyet vermesi. Otelin içinde 19 su kaydırağı bulunan Aquapark ve çocuk kulübü var. Elexus’u tasarlarken aile boyu eğlence konusuna özen gösterildiği çok belli. 13 kilometreyi aşan kıyı şeridinde Mikonos’daki Nammos’a benzer The Code isimli gece kulübü ve plaj, Yunan adalarındaki eğlence anlayışının KKTC’ye taşınmış olmasının en güzel kanıtı. Otelin 4500 metrekarelik alan üzerine kurulu Zoya Spa & Wellness bölümü de deniz manzaralı terapi odalarıyla ve Balili terapistleri ile fark yaratacağa benziyor. Otelden çıkıp havaalanına gitmeden önce Kıbrıs’ın belki de turizm anlamında en gizli kalmış yüzü olan Lefkoşa’ya uğramayı ihmal etmiyorum. Aslında bu şehre de tam bir gün ayırmak gerek ama bu sefer zamanım el vermiyor.

wSınırdakİ Şehİr Lefkoşa

Çoğu tatilci Kıbrıs’a gidip Lefkoşa’ya uğramadan döner. Başkent KKTC’nin devlet dairelerinin olduğu, fazla turistik olmayan bir şehir… Oysa, Kıbrıs’ı anlayabilmek için mutlaka Lefkoşa’da zaman geçirmek gerek. Lefkoşa aynen eski Berlin gibi ikiye bölünmüş bir şehir. Sokaklar KKTC’de başlayıp Rum kesiminde bitiyor. Kıbrıslılar artık tüm adada dolaşım sağlayabiliyor ama benim öyle bir şansım yok. Bir binanın üst katına çıkıp Rum kesimine uzaktan bakmakla yetiniyorum. Lefkoşa aslında fazlasıyla tanıdık. Osmanlı izlerine

her yerde rastlayabilirsiniz; 1572’den kalma Büyük Han isminin aksine çok da büyük olmayan 1572’den kalan içinde hediyelik eşyalar, kahvehanelerin olduğu bir han. Hanın etrafında cumbalı eski evler, camiler ve çeşmeler dikkat çekiyor. Selimiye Cami eski ismi ile St. Sophia Katedrali, Lüzinyanlar tarafından Paris’teki Notre

Dame Katedrali’nden esinlenerek yaptırılmış bir başka gotik mimari şaheser. Bina, 1571senesinde camiye dönüştürülmüş. Caminin arka sokakları şimdi Türkiye’den ve Avrupa’dan gelen fonlarla restore edilerek turizme geri kazandırılıyor.

Conde Nast Traveller Türkiye – Mart 2016 sayısında yayınlandı. Yazar: Serra Gürçay Fotoğraflar Bahar Taşkent